top of page

Armut dibine düşer mi?



Eskilerden beri gerek halk arasında gerekse bilimsel makalelerde ebeveynlerin çocuklarına olan aktarımlarının benzerliklerinin ifade edilişini görürüz. Bu benzerlikler mizaci özelliklerden, günlük yaşam alışkanlıklarından, mimiklerden, korku ve travmalara kadar geniş bir yelpazede yer almaktadır. Ebeveyn ile çocuk arasındaki bağın varlığı düşünüldüğünde, bu benzerlikler ve ebeveynlerin çocuklarına aktarımları çok da şaşılacak bir şey gelmeyebilir. Hatta bu durum halk arasında “Armut dibine düşer” diye kolayca da ifade edilir. Peki bu aktarım nasıl gerçekleşmektedir?


Bu konuya bir çok farklı teoriden yaklaşmak mümkün olsa da bu yazıda aktarım kavramından ve bunun anne çocuk / baba çocuk ilişkisinde nasıl yankı bulduğundan bahsediyor olacağım. Yıllar boyu teorisyenler ve araştırmacılar çevrenin etkisi (nurture) mi yoksa çocuğun doğası (nature) mı çocuğu olduğu kişi yapar tartışmalarını sürdürmüşler ve aslında her ikisinin de etkilediği konusunda güncel çalışmalar devam etmektedir. Artık sadece ikisinden birinin sadece etkili olmadığını bildiğimiz günümüzde, psikanalitik teoriler bizi anne babanın düşlemlemesiyle bebeğe aktarılan “aktarımsal durumları” düşünmeye iter. 


Bebek anne ve babanın zihnine düştüğünden itibaren yaşamaya başlar der Daniel Stern (1985). Burada aslında anne babanın hayalindeki bebeğin canlanışını anlatmak ister. Cinsiyetinden, ismine, edinmelerini istedikleri meslek arzusundan boyuna posuna anne baba arzularla doludur. Peki nereden gelir bu arzular? Bunu düşünmekse bizi nesiller arası aktarımı düşünmeye itecektir. Yani anne babanın kendi anne babasının onlar için arzu ettiklerine, içsel çatışmalarına, hayat deneyimlerine... Sadece arzu etmek değildir; elbette anne babanın zihnindeki bebeğe dair korkuları, heyecanları, endişeleri, hayal kırıklıkları da yansır bebekle düşlemine ve nihayetinde ilişkisine. Basitce düşünecek olursak anne bebek ilişkisindeki ilk etkileşimleri, yenidoğanın ağlamasının her annede farklı tepkiler yarattığına şahit oluruz. Bazen bazı anneler için bebeğin ağlamasına tahammül etmek zorken, bazıları için daha kolaydır. Bazen bazı anneler bebekleri ağladığında öleceğinden çok fazla korkarken bazıları için acıktığını anlattığını düşünmek çok daha olasıdır.


 Peki neden?


Bunu anlamaya yardımcı olmak için basketbol imgesini kullanacağım. Çocuğuyla basketbol oynayan üç anne düşünelim. Birisi geçmişinde hiç top oynamamış, ilk defa basketbol oynayan; birisi profesyonel basketbol oynamış; birisi de geçmişinde top oynarken kafasına hızla top gelmiş ve bayılmış bir anne olsun. Bu üç annenin çocuklarıyla top oynarkenki topla olan ilişkileri nasıl farklı olacaktır? Ve bir de çocukları düşünelim. Bu annelerin çocuklarının topla ve basketbolla olan ilişkisi nasıl farklı şekillerde olabilir? Elbette psikoloji bir denklem değil ve her şekilde değişim yaşanabilir. Ancak bu örnek üzerinden düşündüğümüzde de aslında anne babaların kendi geçmişlerinden ve hatta kendi anne babalarının geçmişlerinden getirdikleri durumlar bilinçli ya da bilinçsizce, sadece düşlem ya da davranışla aktarım durumlarını oluşturacaktır. Peki, bu armut dibine düşer demek midir? Elbette hayır. Bazen elmalar, bazense üzümler olabilir. 

Tam bu noktada, ebeveynin zihnindeki bebeğe dair düşlemler ve temsiller, aktarımın nasıl ete kemiğe büründüğünü anlamamız için önemli bir alan açar. Bebek yalnızca anne rahminde değil; anne ve babanın zihninde de doğar. Çoğu zaman gerçek bebekten önce dünyaya gelen şey, ebeveynin zihninde şekillenen bu hayali bebektir. “Bebek anne ve babanın zihnine düştüğü andan itibaren yaşamaya başlar” ifadesi, tam da bu psikik doğumu anlatır.


Anne ve babanın zihnindeki bu hayali bebek; kendi bebeklik deneyimlerinden, anne babalarıyla kurdukları ilişkilerden, bilinçli ya da bilinçdışı arzularından, korkularından ve eksik kalan ihtiyaçlarından beslenir. Bu nedenle hayali bebek yalnızca “nasıl bir çocuk olsun” beklentisini değil, aynı zamanda “bu çocukla ben nasıl bir ebeveyn olacağım” sorusunun da cevabını taşır. Kimi zaman sakinleştirici, kimi zaman onarıcı, kimi zamansa ebeveynin kendi yaralarını telafi edecek bir figür haline gelir.


Doğumdan sonra karşılaşılan gerçek bebek ise çoğu zaman bu hayali bebekle birebir örtüşmez. Gerçek bebek ağlar, uykusuz bırakır, zorlar, beklenmedik tepkiler verir. İşte bu fark ortaya çıktığında, ebeveynin kendi geçmişinden taşıdığı duygulanımlar ve anlamlar devreye girer. Bir annenin bebeğin ağlamasını büyük bir tehlike gibi yaşantılamasıyla, bir diğerinin bunu bir ihtiyaç ifadesi olarak düşünebilmesi arasındaki fark, çoğu zaman bebeğin ne yaptığından çok, annenin zihninde ağlamaya yüklenen anlamla ilgilidir.


Basketbol örneğinde olduğu gibi; top aynıdır ama ona uzanan bedenin ve zihnin geçmişi farklıdır. Profesyonel basketbol oynamış bir anne için top tanıdık ve ilişki kurulan bir nesne iken, geçmişte topa dair korkutucu bir deneyimi olan bir anne için aynı top tehdit edici olabilir. Bebek de böyledir. Aynı bebek, farklı zihinlerde farklı anlamlarla karşılanır. Bu anlamlar da davranışlar, duygulanımlar, sessizlikler ya da aşırı müdahaleler yoluyla çocuğa aktarılır.


Bu çerçeveden bakıldığında, ebeveynin zihnindeki bu hayali bebek fikri kaderci bir “armut dibine düşer” anlatısını desteklemez. Aksine, aktarımların fark edilebileceğini, konuşulabileceğini ve ilişki içinde dönüşebileceğini hatırlatır. Ebeveyn, kendi zihnindeki hayali bebeği tanıyabildiğinde, karşısındaki gerçek bebeğin öznel varlığına daha fazla alan açabilir. Böylece armut bazen dibine düşer, bazen yuvarlanır, bazen de bambaşka bir yere savrulur.


Klnk. Psk. Ebru Açıkgözler



Raphael-Leff, J. (2020). Absolute hospitality and the imagined baby. The Psychoanalytic Study of the Child, 73(1), 230-239.

Stern, D.N. (1985). The Interpersonal World of the Infant: A View from Psychoanalysis and Developmental Psychology (1st ed.). Routledge. https://doi.org/10.4324/9780429482137


 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Sınır Koymak

Sınırlar ve kurallara uymak, yetişkinler için bile zaman zaman can sıkıcı olabilir. Ancak sınırların olmadığı bir ortamda ne fiziksel ne de ruhsal olarak güvende hissetmek mümkündür. Sınırlar can sıkı

 
 
Erken Çocukluk

Erken çocukluk dönemi, bireyin duygulanım düzenleme kapasitesinin, kendilik yapılanmasının ve kişilerarası ilişkisel alanının temellerinin atıldığı kritik bir gelişimsel evredir. Yaşamın ilk yıllarınd

 
 
Çocuğu Duymak

Çocuğu Duymak, Anne Babayı Duymak Çocukları duymaya, anlamaya dair olan çaba neredeyse son 50 yılda psikoloji ve pedagojinin...

 
 

© 2035 by DR. Elise Jones Powered and secured by Wix

bottom of page